
Yerli medya neden güç kaybediyor? Televizyon kanallarından haber sitelerine, dijital yayıncılardan reklam pazarına kadar uzanan sorunlar, Türkiye’nin medya bağımsızlığı açısından yeni bir tartışmayı gündeme taşıyor.
“Türk televizyonlarını nasıl kurtaralım?” sorusu ilk bakışta yalnızca televizyon sektörünün ekonomik sorunlarıyla ilgili gibi görünebilir. Ancak konu bundan çok daha büyük. Çünkü bugün tartışılması gereken mesele yalnızca televizyon kanallarının izlenme oranları veya reklam gelirleri değil; Türkiye’nin kendi medya ekosistemini ne ölçüde koruyabildiği ve dijital çağda bilgi üretme kapasitesini nasıl sürdüreceğidir.
Hatta soruya “Boş ver, kurtarmayalım” diye cevap verenler de çıkabilir.
Ancak mesele bu kadar basit değil.
Çünkü güçlü, sürdürülebilir ve yerli bir medya yapısının olmadığı bir ülkede kriz, afet, darbe girişimi veya büyük bir toplumsal olay sırasında halka ulaşmak yalnızca ticari bir mesele olmaktan çıkar. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 gecesinde yaşadığı deneyim, televizyon ve iletişim altyapısının stratejik önemini açık biçimde ortaya koydu.
Bugün benzer bir kriz yaşandığında toplumun tamamına ulaşabilecek güçlü yerli yayıncıların bulunması, yalnızca medya sektörünün değil, ülkenin iletişim güvenliğinin de bir parçasıdır.
Yerli medya yalnızca televizyon demek değil
Türkiye’de medya denildiğinde hâlâ ağırlıklı olarak televizyon kanalları akla geliyor. Oysa medya ekosistemi artık çok daha geniş.
Televizyon kanalları, haber siteleri, dijital yayın platformları, video servisleri, sosyal medya ağları, podcastler ve bağımsız içerik üreticileri aynı bilgi ekosisteminin parçaları haline geldi.
Bu dönüşüm, geleneksel yayıncıların gelir modellerini de ciddi biçimde değiştirdi.
Eskiden televizyon kanalları ve gazeteler, reklam pastasından önemli paylar alırken bugün reklam gelirlerinin büyük bölümü küresel dijital platformlara yöneliyor. Kullanıcıların zamanının önemli bir kısmı da bu platformlarda geçiriliyor.
Böylece yerli medya bir taraftan artan maliyetlerle mücadele ederken diğer taraftan reklam gelirlerinin önemli bölümünü küresel şirketlerle paylaşmak zorunda kalıyor.
Ortaya çıkan tablo ise oldukça açık:
İçerik Türkiye’de üretiliyor, izleyici Türkiye’de bulunuyor ancak reklam gelirinin önemli bir bölümü küresel platformların kontrolüne giriyor.
Aynı kurallar herkes için geçerli mi?
Tartışmanın en önemli başlıklarından biri de yayıncılıkta düzenleme ve sorumluluk meselesi.
Türkiye’de televizyon kanalları ve yerli yayıncılar çeşitli yasal yükümlülüklere, yayın ilkelerine ve düzenleyici kurumların denetimine tabi.
Özellikle televizyon yayıncılığı açısından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kararları sektörde doğrudan ekonomik sonuçlar yaratabiliyor.
Bir yerli televizyon kanalının yayınladığı içerik nedeniyle ciddi yaptırımlarla karşılaşabilmesi, buna karşın küresel dijital platformların farklı hukuki ve teknik mekanizmalar üzerinden faaliyet göstermesi, sektörde “eşit rekabet” tartışmasını beraberinde getiriyor.
Burada asıl soru şu:
Türkiye’de faaliyet gösteren bütün medya kuruluşları için benzer ölçüde açık, öngörülebilir ve adil bir sorumluluk sistemi kurulabilir mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca sansür veya içerik denetimi üzerinden verilmemeli.
Çocukların korunması, zararlı içeriklerin sınıflandırılması, reklam düzenlemeleri, kişilik hakları, telif, dezenformasyon ve suç teşkil eden içeriklerle mücadele gibi alanlarda da bütün platformlar için açık ve uygulanabilir kurallar oluşturulması gerekiyor.
Dijital platformlar tartışmanın merkezinde
Netflix, YouTube, sosyal medya platformları ve diğer küresel dijital servisler Türkiye’de milyonlarca kişiye ulaşan devasa iletişim kanallarına dönüştü.
Bu platformların sunduğu içeriklerin tamamını aynı kategoride değerlendirmek elbette doğru değil. Ancak çocukların erişebildiği içerikler, şiddet, uyuşturucu ve alkol kullanımı, kendine zarar verme, cinsel içerikler ve diğer hassas konular konusunda etkin denetim mekanizmalarının bulunması gerektiği yönündeki tartışmalar giderek büyüyor.
Öte yandan sosyal medya platformlarında da suç örgütlerinin propagandasından dolandırıcılığa, yasa dışı ticaretten kişisel verilerin kötüye kullanılmasına kadar pek çok sorun yaşanabiliyor.
Buradaki temel mesele ise platformların tamamen yasaklanması değil.
Asıl mesele, Türkiye’de faaliyet gösteren küresel şirketlerin Türkiye’nin hukuk sistemiyle nasıl uyumlu hale getirileceğinin açık biçimde belirlenmesi.
Çünkü dijital platformlar artık sadece eğlence aracı değil. Aynı zamanda haber kaynağı, reklam mecrası, siyasi iletişim alanı ve toplumsal tartışma platformu.
Dolayısıyla sahip oldukları etki de geçmişteki medya kuruluşlarından çok daha büyük.
Reklam pastası kimin elinde?
Yerli medyanın karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri de ekonomi.
Bir televizyon kanalının, haber sitesinin veya dijital yayıncının ayakta kalabilmesi için sürdürülebilir bir gelir modeline ihtiyacı var.
Ancak dijital reklam piyasasında Google, Meta ve benzeri küresel şirketlerin sahip olduğu teknolojik altyapı, veri kapasitesi ve kullanıcı erişimi yerli yayıncıların rekabetini zorlaştırıyor.
Reklamveren açısından bakıldığında da durum farklı değil.
Şirketler daha fazla kullanıcıya, daha ölçülebilir sonuçlara ve daha düşük maliyetlere ulaşmak için büyük dijital platformları tercih edebiliyor.
Bunun sonucunda Türkiye’de faaliyet gösteren bir şirketin reklam bütçesinin önemli bölümü, Türkiye’deki yayıncı yerine küresel bir platforma aktarılabiliyor.
Bu durum tek tek şirketlerin tercihi olarak görülebilir.
Fakat makro ölçekte bakıldığında ortaya farklı bir tablo çıkıyor:
Türkiye’de üretilen ekonomik değer, medya sektöründe faaliyet gösteren küresel platformlara aktarılıyor; yerli yayıncılar ise aynı reklam pastasından daha küçük pay almak zorunda kalıyor.
Yerli medya neden stratejik?
Medya yalnızca ticari bir sektör değildir.
Bir ülkenin kendi haberini üretmesi, kendi gazetecilerini istihdam etmesi, kendi televizyonlarını işletmesi ve kendi dijital içerik ekosistemini oluşturması aynı zamanda kültürel ve stratejik bir kapasite anlamına gelir.
Ulusal medya altyapısı zayıfladığında toplumun bilgi kaynakları giderek daha fazla küresel platformların algoritmalarına bağımlı hale gelebilir.
Bu da hangi haberin daha fazla görüleceğinden hangi içeriğin öne çıkarılacağına kadar pek çok konuda platformların teknik tercihlerini daha önemli hale getirir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Yerli medyayı korumak, gazetecilik faaliyetini veya yayıncılığı siyasi olarak kontrol etmek anlamına gelmemelidir.
Tam tersine, amaç çoğulcu, özgür, rekabetçi ve ekonomik olarak sürdürülebilir bir medya düzeninin kurulması olmalıdır.
Peki çözüm ne?
Öncelikle yerli ve yabancı yayıncılar arasında uygulanabilir ve şeffaf bir rekabet düzeni oluşturulması gerekiyor.
Türkiye’de faaliyet gösteren küresel platformların Türkiye’nin hukuk düzenine uyum sağlaması, içerik güvenliği ve kullanıcı hakları konusunda sorumluluklarının açık biçimde belirlenmesi önem taşıyor.
Ancak bunun yanında yerli medyanın ekonomik olarak güçlendirilmesi de gerekiyor.
Bunun için;
- Yerli yayıncıların dijital reklam pazarındaki payını artıracak rekabet politikaları geliştirilebilir.
- Küçük ve orta ölçekli haber kuruluşlarının dijital dönüşümü desteklenebilir.
- Yerli içerik üretimine yönelik teşvikler şeffaf kriterlere bağlanabilir.
- Küresel platformlarla yerli yayıncılar arasındaki reklam ve gelir paylaşımı daha yakından incelenebilir.
- Telif haklarının korunması güçlendirilebilir.
- Haber içeriklerinin izinsiz kullanılması konusunda yayıncıların haklarını koruyacak mekanizmalar geliştirilebilir.
- Çocukların ve gençlerin zararlı dijital içeriklerden korunmasına yönelik yaş doğrulama ve içerik sınıflandırma sistemleri güçlendirilebilir.
- Tüm platformlar için açık, öngörülebilir ve mümkün olduğunca eşit rekabet kuralları oluşturulabilir.
- Kamu desteği söz konusu olduğunda bunun siyasi yakınlık yerine objektif ve denetlenebilir kriterlere bağlanması sağlanabilir.
Ama en önemli konu: Özgürlük ve sorumluluk dengesi
Yerli medyayı güçlendirme tartışmasının en hassas noktası burada başlıyor.
Devletin yerli medyayı koruması, medyanın devlet tarafından kontrol edilmesi anlamına gelmemeli.
Çünkü güçlü medya demek yalnızca güçlü televizyon kanalları demek değildir.
Güçlü medya; farklı görüşlerin kendisini ifade edebildiği, gazetecilerin çalışabildiği, okuyucunun doğru bilgiye ulaşabildiği, yayıncıların ekonomik olarak ayakta kalabildiği ve hiçbir platformun hukuk karşısında ayrıcalıklı olmadığı bir sistem demektir.
Dolayısıyla mesele “Netflix’e sansür uygulayalım” veya “sosyal medyayı kapatalım” noktasına indirgenmemeli.
Mesele, Türkiye’de faaliyet gösteren bütün medya aktörleri için adil, şeffaf ve uygulanabilir bir hukuk düzeni kurmak olmalı.
“Büyük Türkiye” hedefinde medya da güçlü olmalı
Türkiye ekonomik, teknolojik ve siyasi olarak daha güçlü bir ülke olmayı hedefliyorsa, kendi medya ve iletişim kapasitesini de güçlendirmek zorunda.
Çünkü günümüzde egemenlik yalnızca toprak, ekonomi veya askeri güç üzerinden değerlendirilmiyor.
Bilgi üretmek, bilgiyi yaymak ve topluma doğru zamanda ulaşabilmek de stratejik güç haline gelmiş durumda.
Bu nedenle yerli televizyonların, haber sitelerinin ve dijital yayıncıların yaşadığı ekonomik sorunlar yalnızca medya patronlarının veya gazetecilerin problemi olarak görülmemeli.
Bu mesele, Türkiye’nin bilgi güvenliği ve kültürel bağımsızlığı açısından da ele alınmalı.
Elbette çözüm, dünyaya kapanmak veya yabancı platformları tamamen dışlamak değil.
Türkiye küresel dijital dünyanın parçası olmaya devam etmeli.
Ancak küresel platformlarla rekabet ederken yerli yayıncıların kendi ülkelerinde dezavantajlı duruma düşmesine de izin verilmemeli.
Sonuçta soru hâlâ aynı:
Türk televizyonlarını ve yerli medyayı nasıl kurtaralım?
Belki de ilk cevap, “kurtarmak” kelimesini değiştirmek olmalı.
Yerli medyayı kurtarmaktan ziyade, yerli ve yabancı yayıncıların aynı kurallar içerisinde rekabet edebildiği, özgür ama sorumlu, ekonomik olarak sürdürülebilir ve teknolojik açıdan güçlü bir medya ekosistemi kurmalıyız.
Çünkü mesele yalnızca bugün hangi kanalı izlediğimiz değil.
Yarın büyük bir kriz olduğunda, kendi sesimizi dünyaya ve kendi halkımıza duyurabilecek bir medya altyapısına sahip olup olmayacağımızdır.
Kaynak: Gaffar Yakınca / Haber7